Muğla’da aylardır gürültülü bir savaş yaşanıyor.
Bu savaşın cephesi cephede değil; kentin en görünür yerlerinde.
Billboardlarda… Totemlerde… Marina yollarındaki o devasa reklam kulelerinde…
Ve aslında yıllardır herkesin bildiği, fısıldadığı ama kimsenin yüksek sesle konuşmaya cesaret edemediği o devasa, yerleşik rant düzeninde…
Bugün Muğla sokaklarında sökülen her pano, sadece birer metal yığını veya plastik atık değil. Aslında sökülen şey, bir dönemin dokunulmazlık alışkanlıkları.
“Kimse dokunamaz, kimsenin gücü yetmez” denilen o konforlu alanlar tek tek dağılıyor. Kentin ve halkın gözünün içine baka baka kurulan, yasallık kılıfına uydurulmuş o gri düzen çatırdayarak yıkılıyor.
Bu amansız sürecin merkezindeki isim: Levent Arkan.
Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras‘ın “Kimsenin görmediğini görüyor” dediği özel danışmanı Levent Arkan.
Eğri oturup doğru konuşalım.
Üslubu sert, köşeli.
Zaman zaman kibirli, bazen güç zehirlenmesi yaşamakla eleştirildi.
Temsil ettiği makama yakışmadığı söylendi.
Ben de eleştirdim.
Hala da eleştiriyorum.
Çünkü kamusal güç kullanan, kamu adına karar veren herkes eleştirilebilir ve eleştirilmelidir. Demokrasinin gereği budur.
Ama gazetecilik ve entelektüel ahlak, kişisel öfkelerle ya da “hoşnutsuzluklarla” yapılacak bir iş değildir.
Gazetecinin görevi birilerini körü körüne alkışlamak olmadığı gibi, kalabalıkların arkasına saklanıp linç ayinlerine katılmak da değildir.
Gazetecinin yegane görevi; güce, makama, kişilere değil, sadece ve sadece yapılan işe bakmak ve gerçeğe sadık kalmaktır.
Ve bugün yalın gerçeğin bize haykırdığı şey şudur.
Bu adam geri adım atmadı.
Aylarca açık hedef haline getirildi.
Sistemli bir şekilde hakarete uğradı.
Sosyal medyanın o kuralsız mahkemelerinde linç edildi.
Yetmedi; sokak ortasında pusular kurularak, fiziki saldırılarla tartaklandı.
Hakkında, bir insanı toplum içine çıkamaz hale getirecek ciddiyette suçlamalar ortaya atıldı.
Yapay zeka ile üretilen görsellerle itibar suikastı yapıldı.
Rahmetli annesine bile dil uzatıldı.
Şu anda cinsel taciz iddiasıyla yargılandığı doğru; hukuk işliyor. Fakat ortada henüz verilmiş, kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok. Evrensel hukukun en temel ilkesi olan “masumiyet karinesi” herkes için geçerliyken, bu süreç manidar bir zamanlamayla adeta bir infaz aparatına dönüştürülmek istendi.
Bütün bu kuşatmanın, bu psikolojik ve fiziksel terörün ortasında ise o, tek bir cümle söylemeye devam etti.
“Bu şehirde kamu hakkı, üç beş kişinin kişisel rantına ve saltanatına bırakılamaz.”
İşte mesele tam olarak burada, Türkiye’nin o makus toplumsal hastalığında başlıyor. Çünkü bu ülkede çoğu insan, sistemin kirine hiç dokunmadan, suya sabuna el sürmeden “kahraman” görünmeyi çok sever.
Konforlu masalardan ahkam kesilir. Güvenli limanlardan, klavye başından yazılar yazılır, adalet nidaları yükselir.
Ama ne zaman ki o yerleşik rant düzenine gerçekten elinizi uzatır, o çarka çomak sokarsınız; işte o an iklim aniden değişir.
Bir anda etrafınızın boşaldığını görür, korkunç bir yalnızlığın koynuna itilirsiniz.
Çünkü bu düzen sadece demir reklam panolarından ibaret değil.
Bu panoların arkasında devasa bir ilişkiler ağı, yılların getirdiği bir sessizlik anlaşması, “böyle gelmiş böyle gider” teslimiyeti ve bu düzenden beslenen kılcal damarlar var.
Bugün Muğla’da havada uçuşan, konuşulan o 1.5 milyar liralık potansiyel reklam geliri meselesi, öyle geçiştirilecek, küçümsenecek bir rakam değil.
Bu para; bu kentin alamadığı yol demek, çözülemeyen altyapı sorunu demek, modern ulaşım demek, yaz aylarında çileye dönen su yatırımları demek.
Eğer gerçekten yıllardır bu kentte milyarlarca liralık bir kamu zararı oluştuysa ve birileri kamu mülkleri üzerinden kayıtsız şartsız servet transferi yaptıysa, bunun üzerine gitmek zaten halka olan namus borcunun gereğidir.
Şimdi, manipülasyon perdelerini aralayıp şu çıplak soruları sorma vaktidir.
Levent Arkan’ın bu savaştan, bu panoların sökülmesinden kendi cebine koyduğu bir para var mı?
Bu adamın mal varlığı nedir?
Kaç evi, kaç arsası, kaç arabası vardır?
Eğer bu süreçte arka kapılardan paralar devşirilmiş, bir servet artışı yaşanmışsa, elbette en başta biz sorgulayalım.
“Bu zenginliğin kaynağı nedir?” diye yakasına yapışalım.
Gerçek gazetecilik bunu gerektirir.
Ama ya ortada böyle bir servet yoksa?
İşte o zaman durup, derin bir nefes alıp düşünmek gerekir.
Çünkü bu topraklarda kadim bir kural hiç değişmez. Bir insanı rant düzenine dokunduğu için doğrudan yıkamazlarsa, önce üslubunu tartışmaya açarlar…
Sonra karakterine suikast düzenlerler…
En nihayetinde bel altı vuruşlarla özel hayatını masaya yatırırlar.
Ve bir süre sonra kamuoyu o kadar körleştirilir ki, mesele yapılan o devasa kamusal işten, kurtarılan milyarlarca liralık halk hakkından tamamen koparılır.
Dikkatler dağıtılır, cambaza bak oyunu oynanır.
Oysa sis bulutu dağıldığında geriye tek bir yalın soru kalacak.
Muğla’da yıllardır kim kazandı, bundan sonra kim kazanacak?
Kimler bu kamusal panolardan, halkın ortak alanlarından kendilerine holdingler, servetler üretti?
Kimler kamu alanlarını babalarının çiftliği gibi tepe tepe kullandı?
Hepsinden önemlisi; bu talanı görmesi gereken kimler kafasını çevirdi, kimler bilerek göz yumdu?
Levent Arkan’ı sevmek zorunda değilsiniz. Fikirlerini benimsemek, üslubunu, hitabetini beğenmek zorunda da değilsiniz.
Kimse kimseden bir sempati figürü yaratmasını beklemiyor.
Ama tarihe ve vicdana not düşmek adına şu gerçeği hakkıyla teslim etmek zorundayız. Muğla’daki bu kökleşmiş, çürümüş reklam düzenine neşteri vuran, canı pahasına o çarkı durduran adamlardan biri olarak adını bu kentin hafızasına yazdırıyor.
Gerisi lafügüzaftır.
Yorumlar
Kalan Karakter: