Aslında bu yazıya başlarken "yalan söylemek" kavramı ile yola çıkmıştım ancak yazıyı planlama aşamasında rotayı tam tersi yöne çevirmeye karar verdim ve dürüstlük konusunu ele almak istedim. Çünkü doğrudan "yalan" konusuyla başlasaydım yalan söyleme, kandırma, gerçeği saptırma gibi eğilimlerin gerçek sebebinin dürüst olmaya cesaret edememe durumu olduğunu yazacaktım.
Şüphesiz bizim için önemli bir konuda bize yalan söylendiğini ya da gerçeklerin başka türlü olduğunu öğrenirsek hayal kırıklığına uğrayıp çok üzülebiliriz, güvenimiz sarsılır ve belki de bu duyguların etkisi o kadar uzun sürer ki, kaygılı ve şüpheci bir kişilik yapısına doğru yola çıkabiliriz. Gerçeğin kendisine sunulandan farklı olduğunu öğrenen kişi için durum böyledir. Peki, yalanı söyleyen/gerçeği çarpıtan kişi açısından durum nasıldır, buna bir bakalım...
"Kendi yalanına inanmak" gibi çarpık algıya dayalı durumları bir kenara bırakacak olursak, gerçeği olduğu gibi dışa vuramayan ya da dile getiremeyen kişi, durumun bilincindedir. Kendi duygu ve düşüncelerini, deneyimlerini, davranışlarını olduğundan farklı yansıtan insanlar, eğer her şeyi olduğu gibi ifade ederlerse kendileri açısından olumsuz koşullar oluşacağına inanırlar. Bu tür durumlara örnek olarak; eğitim düzeyinin ya da iş yerindeki pozisyonunun daha üst derecelerde olduğunu, evli/bir ilişkide olmadığını ya da evliyse bile boşanma/ayrılma aşamasında olduğunu, aslında sadece cinsel açıdan/ekonomik refahı açısından çekici bulduğu birini çok sevdiğini söylemeyi verebiliriz. Aynı şekilde hukukta da karşılığı olan "yalancı şahitlik" gibi durumlarda, aslında hiç gerçekleşmemiş olayları yaşanmış gibi anlatmakta da bu tür bir motivasyon vardır. Bu yolu seçen insanların ortak özellikleri, gerçeği bildikleri gibi ifade ederlerse sonuçlarına katlanamayacak olmalarıdır. Bu sonuçlar aslında tek bir kaygıya temel oluşturur: Saygı/sevgi/ilgi/onay/takdir görememek... Bunlar çok erken yaşlardan itibaren kişiliğimizin (ve dürüstlüğümüzün) gelişmesi için vazgeçilmez besinlerdir; bu açıdan yetersiz beslenmiş ruhlar, maalesef sağlıksız yöntemlerle kendilerini doyurmaya çalışmakta bulurlar. Kendisi bir şekilde avantajlı olacak şekilde gerçeği çarpıtmak ya da hiç ifade etmemek de bu yöntemlerden biridir.
Oysa bu önemli besin kaynaklarından yeterince yararlanmış kişiler, gerçeği olduğu gibi ifade etmekten çekinmezler. Çünkü çocukluk veya gençlik yıllarında, bunu yaptıkları zaman sevgi/saygı/ilgi/onay/takdir yokluğu ile cezalandırılmamışlardır. Kendileri veya çevreleri için olumsuz sonuçlar getirecek bir şey yaptıklarında veya söylediklerinde, ebeveynleri veya hayatlarında önemli rol oynayan yetişkinler ile birlikte durumu değerlendirip gelecekte daha farklı davranabilmek için değerli bir deneyim olarak hafızalarına yerleştirmişlerdir. Hatta yetişkinlik yıllarında, dürüst olmanın inceliklerini de öğrenmeye başlamışlardır. İnsanın kendisi ve çevresi ile ilgili gerçekleri olduğu gibi görebilmesi ve algılaması çok sağlıklıdır ancak bunları kırıp dökmeden ifade etme "sanatını" da zamanla öğrenir. Dürüst olabilmek, her şeyden önce cesaret gerektirir. Cesaret, korkuya/kaygıya rağmen eyleme geçmeyi tetikleyen bir duygudur. Dürüst olabilen insan, belki sonuçların zorlayıcı veya baş etmesi güç olabileceğini bilir ancak bunu göze alır. Aksi takdirde kendi vicdanının rahatsız olacağını, özsaygısına zarar vereceğini bilir. Yani yalan söyleyerek katlanacağı sonuç, onun için dürüst olmaktan çok daha ağırdır.
Dürüst olma becerisine bir açıdan "sanat" derken, aslında bu becerinin ince ayarları olduğunu da belirtmek gerekir. İçsel bir bilinçle çıkılan dürüstlük yolunun zarardan çok yarar getirebilmesi, zamanlama ve kelime seçimi gibi hassas ayarlara bağlıdır. Sağlıklı dürüstlük, ilişkilerde ve ortamlarda kaos yaratmaz; tam tersine netlik ve hatta çoğunlukla bir sakinlik/sessizlik getirir. "Doğru söze ne denir" atasözünde olduğu gibi, şiir gibi ifade edilebilen en zor gerçekler bile katlanılması kolay hale gelir.
Yorumlar
Kalan Karakter: